Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Bir sabah haberleri izlerken bir örnekte takılıp kaldım. Ünlü sunucunun anlattığı, belki birkaç dakikalık bir haberdi. Ama benim zihnime yerleşti. Ve sorular sormaya başladı. Bize çok uzak görünen bir yerden söz ediyordu ünlü sunucu. Ama çok yakından bildiğimiz bir meseleden söz ediyordu. Atalarımızın üzerinde titizlikle durduğu; işi ehline vereceksin, dediği şey: Liyakat…
Amerika Birleşik Devletleri’nde, Amerika Merkez Bankası Sistemi’nde, yani FED’de, bir yakınının işe alınma sürecini anlatıyordu. İşe giriş yapılmadan sadece diplomasına, özgeçmişine, mesleki deneyimine bakılmamış. İşe alınacak o insan hakkında çok derin bir araştırma yapılmış.
İlk önce karısı telefonla aranmış:
Nasıl bir eştir filanca kişi?
Sora çocukları aranmış tek tek:
Nasıl bir babadır filanca kişi?
Sonra da komşuları aranıp sorulmuş:
Nasıl bir komşudur filanca kişi?
Kim bilir daha kaç soru sorulup gerekli araştırmalar yapıldı! Dikkat etmenizi rica ediyorum; işe alınacak bu kişiye sadece “Şu işi yapar mısın?” sorusu sorulmuyor. Bir yerde kendisine verilecek emaneti taşır mı, taşımaz mı ona bakılıyor.
Böyle bir araştırmadan sonra işe alınacak bir insan, yaptığı işin daha ağır sorumluluğunu hissetmez mi? Attığı her adıma dikkat etmez mi? Oradaki hizmet kalitesini, başarıyı daha yukarılara taşımaz mı? Taşır; bal gibi taşır kardeşcezim…
Bu kişi her sabah işe gelip masasına oturduğunda, sadece maaş aldığı işi değil, kendisine duyulan güveni de düşünür.
Bizler ne yapıyoruz? Sanki çoğunlukla tam tersini yapar bir halde görünüyoruz. Sıradan bir kuruma ve hiçbir art niyet taşımadan gidelim. Sadece o günkü işimizi halletmek için başvuralım. Bir bakıyorsunuz işinizi halletmek yerine işinizi anlatacak bölümü aramaya başlıyorsunuz… Bir şeyler eksik…
Hemen bir tanıdık, bir hemşehri, bir arkadaş aramaya başlıyoruz.”Şunu bir arayım. Bunun bir tanıdığı vardır bu kurumda. Bir yardım ediverirse…” Bunca alışkanlık, bunca ilişki neredeyse her gün yaşanıyor. Bir kuruma gitmeden ilk önce bir tanıdık arayışının acı anlamı nedir?
Bir yerde liyakatsizliğin görünür yüzlerinden birisi değil mi? O kuruma, o kuruluşa güvenmek yerine bir “tanıdık” aramak nasıl bir öykü ve uygarlık düşüdür?
Vatandaş bir kuruma girdiğinde ilk güveneceği kurumun kendisi olmalıdır. İçeriden veya dışarıdan birisinden yardım istemek aklına bile gelmelidir. Hele hele yalvarmak, acındırmak gibi davranışlara hiçbir şekilde tenezzül edilmemelidir.
Bazı kurumlarda küçük görünen makamların çevresinde büyük krallıklar kurulduğunu da görmüyoruz değil! Görev küçük ama rütbe büyük! Yetki sınırlı olsa da, tavırlar sınırsız… Vatandaş kapıda beklerken böyle kişiler, kendi makamını neredeyse devletin tamamı görüyor olmalı.
Oysa kamu görevi, o kişiye büyümesi için değil daha iyi hizmet edebilmesi için verilmiştir. Bütün bunlar unutmaya başladığı zaman makam, hizmet yeri olmaktan çıkıyor; kişisel bir egemenlik alanına dönüşüyor.
Bugün,21.yüzyılın birinci çeyreğini bitirip ikinci çeyreğine girmiş bulunuyoruz. Ama hâla birçok yerde “Bir tanıdık var mı?” diye araştırıp duruyoruz… Kendimize de dönüp soralım, aynı zamanda iğneyi batıralım:
Biz ne zaman bu kadar gevşedik?Liyakat denen şeyin ne kadar önemli olduğunu tarih bilimine bakarak,okuyarak çok daha net görebilir,anlayabilir hatta ruhumuzu titretecek kadar hissedebiliriz.
Atalarımızın bize bıraktığı büyük miraslardan birisi de, savaş meydanlarında, devlet politikalarında liyakat eksikliğinde ne büyük acılar yaşamış bir milletin evlatları olarak bir kez daha düşünüp, belki de o acıyı bir parça hissedebilir, yaşayabiliriz…
Devletler bir günde, birkaç ayda çökmüyor. Önce küçük gevşemelerle başlıyor. Sonra halkı duymamalar, görmemeler artıyor…
Sanıyorum çocuklarımıza artık sınav kazanmayı değil, emaneti taşımayı öğretmeliyiz. Büyük bir milletin evlatları, kadim bir geçmişin mirasçıları olmanın karşılığı sadece diplomalar değil; verilen görevi; ülken, milletin için en iyi bir şekilde yapma erdemi…