Tekirdağ’ı tanımak isteyenlere bir önerim var. Sahilde yürüyün, tarihi mekânları gezin, henüz tam olarak temiz olmasa da bizden bir parça olan caddelerden geçin…
Bir gün muhakkak yolunuzu Akçeşme’ye düşürmeye çalışın. Ortacami ile Zafer Mahallesi’nin birbirine karıştığı ve kavuştuğu, sokakların insanları birbirine bağladığı o eski Tekirdağ muhiti…
Sonra Sabuncu Kıraathanesine de uğrayın. Bir çay söyleyin. Ama acele etmeyin; bolca zamanı olanlar gibi oturup insanları seyredin. Böyle mekânlarda şehrin sadece binalardan, caddelerden, meydanlardan olmadığını anlıyor insan. Şehirleri çoğu zaman yaşatan; ismi hiçbir yerde yazmayan, anılmayan insanlardır.
Mesela Akçeşmeli Hüseyin. Hüseyin’i Sabuncu Kıraathanesi’nde tanıdım. Tekirdağlı bir çiftçi ailesinin çiftlik işlerinde çalışan, sessizliğiyle olduğu kadarıyla kendine özgü gülümsemesiyle tanınan bir insan…
Pek konuştuğu söylenemez. Ama iyi dinler; dinlemez görünürken bile… Gündemi takip eder. Etrafında olup biteni gözden kaçırmaz. Biraz hesaplıdır da…
Hatta arkadaşları onun cimriliğine takılmadan da edemez! Ama Hüseyin’i anlatacaksak bütün bunları saklamanın hiçbir anlamı yoktur. İnsanları sevmek, saymak için kusursuz göstermeye gerek yok.
Hüseyin neyse o…Biraz sessiz… Biraz temkinli… Biraz hesaplı ve hesapçı…
Ama yüzünde zaman zaman beliren o kendine özgü, hafif kurnaz ve bir o kadar da kendin has gülümsemesiyle… Hüseyin yalnız yaşıyor. Fakat onun yalnızlıktan şikâyet ettiğini hiç görmedim. Belki de yalnız yaşamakla yalnız olmak aynı şeyler değildir! Çünkü onun kendince bir ailesi var:
Sabuncu Kıraathanesi… Erdal Sabuncu ve oğulları…
Vazgeçemediği arkadaşları; başta Hayrullah, Esat olmak üzere, o masaların çevresinde yıllarca oluşan dostluklar…
İnsan bazen akrabalıkla değil, yıllarca aynı muhitte, aynı mekânda yapılan sohbetlerle, içilen çaylarla bağlanıyor birbirine.
Bir akşam Mehmet Öğretmen, Hüseyin ve ben sohbet ederken aklımıza geldi.
“Yahu, Hüseyin’le doğru dürüst bir hatıra fotoğrafımız bile yok!” böyle dedikten sonra birkaç anı fotoğrafı çektirdik; gecenin ve geçmişin saf hatırına…
Fark ettim ki Hüseyin, fotoğraf çektirmeye bile mesafeli. Öyle objektifi görünce başka birine dönüşmedi; ne ise o…Fotoğrafta da, hayatta da; rol yapmayan bir irade içinde…
Aradan aylar geçti. Bir gün yine Sabuncu Kıraathanesi’nde çay sohbeti sırasında Erdal Sabuncu:
“Artık bir yazıyı hak etti Hüseyin…” sözüyle bir hatırlatmada bulundu. Doğrusu haklı bir hatırlatma…
Öyle bir yazı olmalı ki tıpkı Hüseyin’in yaşantısı gibi: Olduğu gibi, olmalı… Onu göklere çıkartacak, yerden koparacak bir yazıya ne Hüseyin’in ihtiyacı var, ne de onu sevenlerinin.
Hüseyin ne şair, ne yazar, ne de filozoftur. Sadece toprak ile iyi anlaşan iyi bir çiftçi…
Bazen bir emekli, bir işçi, bir öğretmen, bir esnaf ve bazen de Akçeşmeli Hüseyin olarak; onlar, kendi yaşadıkları alanların tadı, tuzu ve rengidirler…
Bir gün alıştığınız yerde onları göremezseniz, bir şeylerin eksildiğini anlarsınız. Sohbetin bir tarafı eksik kalır. Hüseyin, Sabuncu Kıraathanesi’nin böyle insanlarından birisidir.
Ve Sabuncu Kıraathanesi… Erdal Sabuncu ve oğullarının yıllarca yaşatmaya çalıştığı bu mütevazı mekân, çay içilen bir yer olmaktan ötedir. İnsanların günü değerlendirdiği, memleket veya kendi meselelerini konuştuğu, birbirine takıldığı şakalar yaptığı bir mahalle durağıdır…
Böyle yerleri ayakta tutmak kolay değil. Kapıyı açmak ve o yeri yaşatmak bambaşka bir yetenek, fedakârlık, emek istiyor…
Yolunuz Akçeşme’ye düşerse Sabuncu Kıraathanesine uğrayıp, telaş yapmadan bir yere oturun. Etrafı dinlemeye ve izlemeye başlayın. Bu dinleme ve izleme emeğinin karşılığı olarak:
Hüseyin, Esat, Ahmet, Hayrullah, Mehmet Öğretmen, Bayram, Veli, Bilal, Metin, Erdinç, İslam, Veysel, Saim, Erdal, Ocakçı Mehmet gibi hepsi birbirinden değerli, renkli insanları tınıma şansını yakalarsınız.
Bazı insanları tanımak için uzun uzun hikâyelerini dinlemeye gerekmez. Onlarla aynı masada birkaç çay içmek yeter…
Belki bir köşede, fazla konuşmadan etrafı dinleyen ve dudaklarının kenarında kendine özgü o gülümsemeyle oturan birini göreceksiniz. O işte o zaman anlayacaksınız: Bu Akçeşmeli Hüseyin’dir…
Tıpkı o eşsiz eserdeki gibi; “ biraz kül, biraz duman/o benim işte” O kadar sade bir hürriyet anlayışı olan bir kişi, bir insan…