Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Fakirlik… Çoğu zaman yanlış anlaşılan, çoğu zaman eksik tarif edilen bir sözcük.
Biz onu açlık sanıyoruz. Üşümek sanıyoruz. Evin damının akması, sofranın eksik kalması, çocuğun ayakkabısının delinmesi sanıyoruz. En korkuncu, en derini, en görünmezi başka bir yerde saklı:
Doymayanların fakirliğinde…
Bugün dünya zengin. Bu bir iddia değil; veri. Küresel ekonomi trilyonlarca dolarlık bir hacme ulaşmış durumda. Üretim artıyor, teknoloji büyüyor, sermaye dolaşıyor. Ama aynı dünyada yüz milyonlarca insan temiz suya erişemiyor; milyonlarca çocuk düzenli beslenemiyor. Demek ki mesele sadece kaynak yokluğundan değil! Mesele dağılım… Mesele tercih… Mesele yön…
Sosyoloji bize neyi anlatıyor: Modern çağ, insanı tüketen bir düzene dönüştü. Artık sahip olduklarımızla varız. Evimizle, arabamızla, markamızla, portföyümüzle. Kim olduğumuz değil, neye sahip olduğumuz konuşuluyor. Böyle olunca biriktirmek, ihtiyaçtan çok kimlik meselesi haline geliyor. Biriktirdikçe büyüdüğünü sanan bir insan tipi doğuyor.
Bazen tam tersi oluyor! Biriktirdikçe küçülenler görüyoruz! Ekonomi biliminin soğuk tablolarında gelir dağılımı eşitsizliği diye bir kavram var. Rakamlar büyüdükçe, eğriler açıldıkça, aradaki mesafe artıyor. Bu sadece bir grafik değil. Bu bir bakış açısının sonucudur. Servet üretilmiyor artık; hızla el değiştiriyor, finansal araçlarla katlanıyor, soyutlaşıyor. Reel emek ile finansal kazanç arasındaki mesafe açılıyor. Ve o mesafede yeni bir sınıf beliriyor:
Yeterinceye inanmayanlar… Yani doymayanların fakirliği…
Beş ömre yetecek edinimlerin içinde, hâla eksik hissedenler. Gözlerini aşağı çevirirken bile yukarı bakanlar. Her tercihlerini haklı gerekçelere bağlayan, her fazlalıklarını “doğal hak” sananlar.
Bu bir zenginlik meselesi değil! Zengin olmak suç değil; katiyen… Üretmek, kazanmak, büyümek ayıp değil. Bir ülkenin büyümesi, bir şirketin gelişmesi, bir girişimcinin başarılı olması kıymetlidir. Ekonomik dinamizm olmadan toplumsal refah olur mu? Olmaz…
Paylaşma duygusu gerilediğinde, büyüme tek yönlü aktığında, kazanç ortak iyiliğe dönüşmediğinde bir boşluk oluşuyor. İşte o boşlukta başlıyor fakirlik…
Maddi yoksulluğun sebebi kaynağa erişememektir. Ahlaki yoksulluk ise, kaynağa sahipken paylaşmamaktır. Birincisini politikayla çözebiliriz. Doğru planlama, doğru yatırım, adil vergilendirme, sosyal politikalar… İkincisi ise insanın iç dünyasıyla ilgilidir. Vicdanla… Ölçüyle… Sınır bilmekle…
Modern çağın en büyük yanılsaması belki de şudur: Sahip oldukça güvende olacağımız inancı! Oysa tarih, bize başka şeyler anlatıyor ve aktarıyor. Servetler çökmüş, imparatorluklar dağılmış, büyük isimler unutulmuştur. Kalıcı olan çoğu zaman paylaşılan iyilik olmuştur.
Kendini yarıtanrı kılığına sokanların trajedisi tam da burada başlar. Ölümsüzlük hissiyatıyla hareket ederler. Oysa insanın en temel gerçeği faniliktir. Ne kadar biriktirirse biriktirsin, gideceği yer aynıdır.
Bir çocuğun temiz suya ulaşması, bir annenin düzenli gıdaya erişmesi, bir gencin eğitim alabilmesi; sadece devletlerin değil, toplumun bütün katmanlarının sorumluluğudur. Ekonomik sistemler kusursuz değildir. Piyasalar kendi haline bırakıldığında adalet üretemez; sadece sonuç üretir. Adalet ise bilinçli bir tercihtir…
Burada ne zengin düşmanlığı yapalım, ne de yoksulluğu romantizme edelim. Fakirliği kutsamak da yanlıştır; serveti şeytanlaştırmak da. Sözünü ettiğimiz asıl mesele, ölçüdür. Asıl mesele, dengedir.
Doymayanların fakirliği; hiçbir zaman “yeter” diyememelerinde saklıdır. Sahip olduklarını güvence değil kimlik sanmalarında. Altlarına bakarken üstten bakmalarında.
Belki de çağımızın en büyük hastalığı budur! Dünya hepimize yetecek kadar geniş. Ama hırs, hiçbir zaman doymayacak kadar dar…
Ve ben, en çok o darlığın fakirliğinden korkuyorum…