Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Bir mekâna bazen adı sonradan verilir. Duvarına tabela asılmaz ama insanın içinden bir ses duyulur:
“Burası ölüm odası.”
Yıllar önce Atatürk Havalimanı’nda,dev salonların ortasında sıkışıp kalmış küçük bir oda vardı…Camla çevrili,içi dumanla dolu.İçinde aynı anda onlarca insan sigara içiyordu.Camdan bakınca içinde net bir şey seçilemiyordu; çünkü duman,insan siluetlerini bile boğacak güçteydi.O an içimden geçen sözcük bu buydu: Ölüm odası.
Aradan zaman; yıllar geçti. Aynı fısıltı bu sefer Tekirdağ merkezde, bir kamu alanında gün yüzüne çıktı. Binaların nefes alması için bırakılmış geniş bir bahçenin içinde, küçük bir oda. Şeffaf plastikle çevrilmiş. Sigara içenlere ayrılmış görünüyor. Molaya çıkan her çalışan, daha odaya varmadan sigarasını yakıyor. Bir elinde çay bardağı, diğerinde duman… Adımlarını hızlandırıyor sanki bir an önce o dar alana girmek ister gibi.
İnsanı asıl sarsan işe:
Bu insanlar, sağlığın konuşulduğu, hastaların şifa aradığı bir mekânda çalışıyor. Akciğer hastalarının, nefes darlığı çeken insanların, oksijen tüpüne yaslanan hayatların beş on metre ötesinde…
Yani soluk almanın ne kadar büyük zenginlik olduğunu her gün gören bilinçler, kendi soluğunu bile bile tüketiyor.
Bu bir cehalet mi? Hayır.
Bu insanlar bilinçsiz değil. Uyarıları biliyorlar, sonuçları biliyorlar, rakamları da ezberlemişlerdir muhtemelen.
O halde bu çelişki ne anlatıyor bize? Bu bir sosyolojik sitem olabilir mi?
“Bu kadar çalışıyoruz, bu kadar sıkışıyoruz, bari molayı kimse elimizden almasın” diyen sessiz bir itiraz…
Bu psikolojik bir başkaldırı mı?
Hayatın sürekli disipline ettiği bedenin, kendine küçük bir zarar vererek “ben hâla buradayım” deme çabası…
Yoksa daha da acı bir teslimiyet mi?
“Nasıl olsa öleceğiz, nereden incelirse oradan kopsun” duygusu…
Belki de hepsi…
Sigara, burada sadece bir alışkanlık değil; bir dil. Konuşulamayan yorgunluğun, ifade edilemeyen tükenmişliğin, görünmez baskıların dili. İnsan bazen kendine zarar vererek varlığını kanıtlar. Ne acı bir çelişki…
Akciğer hastasının gözlerindeki korkuyu bilen bilincin, kendi nefesini bu kadar hoyratça harcaması sadece bireysel bir mesele değil. Bu, toplumsal bir kırılma.
O küçük oda, bir mola alanı değil.
O oda, modern hayatın “idare et” dediği insanlara ayırdığı daracık bir kader hücresi. Şeffaf, herkesin gözü önünde ama kimsenin gerçekten bakmadığı…
Bu yazıdaki esas amacımız kimseyi suçlamak değildir. Sadece şunu hatırlatmak istedik:
Nefes lüks değil.
Sıradan bir alışveriş ürünü hiç değil.
Ve insan, kendine kıymayı “ küçük bir mola” sanmamalıdır.
Eğer bu satırları okuyan bir kişi bile, bir sonraki molada durup derin bir nefes alırsa; eğer bir kişi bile “ben buna mecbur değilim” diye düşünürse…
İşte o zaman bu yazı-çalışma, bir ölüm odasını anlatmaktan çıkıp, hayata açılan bir pencere olur.