
( Sıtkı Karslıoğlu: Kral Çıplaktır )
Yayın yaşamına girmesinin üzerinden dört ay geçmiş belki de hiçbir zaman yaşlanmayacak, olgunlaştıkça kendi klasik değerini oluşturacak bir eser…
Okuyucu bazı kitapların bitmesini hiç istemez. Kitabın sonuna yaklaştıkça ağırlaşır, sayfalara elleriyle yapıştığı kadar, duygularıyla da sarılmaya çalışır. Aynada Kaybolan Yüzler, Sıtkı Karslıoğlu’nun tüm çıplaklığı ile hatıralarını anlattığı bir çalışma.
Yazar “ Kral çıplaktır “ demeyi kendi için olduğu kadar, doğumundan bugüne kadar olan yaşamında kimler girmişse hayatına, herkes için bu seslenişin içinde kalıyor. Makyajdan uzak tam manasıyla duygular ile bilincin yan yana yol aldığı, şehrimizin bu tür çalışmalardan uzak kalışına da bir zenginlik katacak, birçok sanatçının yaşarken bu tür eserlere imza atmayacağı cesur bir kalemin bizlere sunduğu bir hatıradır…
Önsözünü yazarken şu sözcükler dikkatimi çekti. Defalarca geri dönüp kitaba başlamadan ve başladıktan sonra önsözüne döndüm;
“ Onun için bana göre edebi türlerin içinde en zor olanı hatıra yazmaktır. Bunun da sebebi insanların kendilerini olduğu gibi ortaya koymalarındaki zorluktur. Her yazarın bunu yapması zordur ama arada bunu başaranlar da vardır.”
Sıtkı Karslıoğlu için “Başarmışsın” demek için hiçbir sakınca görmüyor, kedini diğer kuşaklara taşıyacaksa bir yazar şair, işte bu zor olanı: Hatıraları yazmaya başlasınlar, derim…
Bu tür cesur ve edebi çalışmalarda şu duyguyu da sorguluyorsunuz! Yıllarca birlikte olsanız tanıyamayacağınız, hiçbir anınız olmasa dahi, o yazara, şaire yakınlık, dostluk duygularını yeşerteceğiniz bir gerçektir.
Yazarın kalemindeki samimiyet, ilk önce kendisine sonra okuyucuya karşı taşıdığı dürüstlük, daha kitabın başlarında hastalanan kardeş acısını, Cemal’in acısını okuyucu ile paylaşıyor. Aradan geçen bunca zaman içinde birden hastalanan kardeşi Cemal’den önce ölen diğer kardeşinin ağıt yakıcılarına katılıyorsunuz. Yorgun ama çalışkan insanların suskun hüzünlerine dokunuyor, hatta onlarla birlikte henüz keşfedilmemiş dünyalara yürüyorsunuz…
Kitabın hatıraları bugüne taşıyan bütün sayfalarında başlangıçtan itibaren farklı bir çocuk karakteri var. Sorgulayan ve merak eden bir çocuk! Ailenin yürekli bir parçası olmakla, gerektiğinde aylarca, belki yıllarca aile bütçesi ve kendi harçlığı için; “ Sıcacık simit… Gevrek simit…” diye bağıran, yaşadığı şehrin sokak, cadde ve meydanlarındaki hareketin içinde başka hareketlerle kaynaşan bir çocuk…
Ziya Bey gibi bir isim kitabın merkezinde, belki de yazarın hatıralarının başköşesinde gülümseyerek ve bazen başını öne eğerek duruyor! Bu eserin filmini yapmış olsanız, Ziya Bey’e ya Hulusi Kentmen ya da Münir Özkul gibi bir sanatçıyı yakıştırırsınız…
643 numaralı öğrencinin-Sıtkı’nın çabalarını gören Ziya Bey’in okuduğu sürece onun masraflarını üstlenmesi, sağlıklı bir toplumun sağduyusunu, sosyolojik ve vicdani olgunluğunu da iyice gün yüzüne çıkartıyor.
Bugün yaşıyor olsa; Ziya Bey’i muhakkak görmek istersiniz… İnşaat işçisi babayı da, evin her türlü hallerine ise çözü bulan bir anneyi…
Yazarın çocukluğundan başlayan kitap ve dergi merakı, belki de onun bilincinin, iradesinin her zaman açık ve berrak kalması için en büyük etkiyi, yardımları yapıyor.
Tüm yaşamı boyunca okuduğu yüzlerce, belki de binlerce kitap ve dergiden çıkan sonuç; kendisini arayan bir insan… Okul yılları, iş yaşamı ve oradan oraya sürülen bir müfettiş bu zorluklar karşısında sürüklenmiyor, tam aksine direniyor ve inandığı doğrulardan asla vazgeçmiyor. Tüm Karadeniz’i saran, aileleri sallayan Rus kadınlarının ziyareti, bir yerde ekonomik ve romantik hücumlarından yazar da etkileniyor. Hiç gocunmadan bu etkinin hangi tarafında olduğunu, hangi zedelenmeleri, kayıpları yaşadığını, birçok insanın üstünü örtüp beton döktüğü yerde, o tam aksine yazıya döküyor, bir insanlık parçası, tecrübesi olarak…
Karaçocuk Pasajı ve bekçiliği, esnaf ile okul arasında kurulan, ileride tüm yaşamı boyunca belki de kaderin bir parçasını taşır gibi taşıyacağı deneyimlerle dopdolu…
Kitabın sonuna geldiğimde, klasik dünya yolcusu olmak isteyen her eserin duyarlı okuyucusu olarak, bir ömrün karşılığı olan kırılma anlarına, neşeli zamanlara, mücadelelere ortak olmuş gibi duygu yüklü bir yorgunluk ve edebi gücün cesur tarafına da bir yerde arkadaş olma onuru taşıma heyecanı yaşadım.
Bu eser için her zaman söyleyeceğim, aktaracağım yazılar olacaktır. Hayatı lanetlemeden başına gelenlerin bilinçli ve duygusal taraflarını ayıklamadan, insani açıdan kayıplarla kazançları tüccar gibi değerlendirmeden, belki de edebi dünyaya ileride bir orman olacak tohumları ekme başarısı gösteren Sıtkı KARSLIOĞLU’NA teşekkürü borç biliyorum…