
Kütüphaneler, yazının icadından çok kısa bir süre sonra hayatımıza girdi. Bilgilerin gelecek nesillere kayıtlı ve arşivli bir şekilde aktarılmasını sağlayan bu muazzam yapılar; tarih boyunca çeşitli değişimlere uğradı. Yeri geldi, bir avuç burjuvazinin eline düştü yeri geldi gaddar bir hükümdarın yakıp yıkma hırsı yüzünden son bulacaktı. Her ne kadar tekelleştirilmek, yok edilmek istensede; kitaplar ve kütüphaneciliğin besin kaynağı olan bilgi açlığı söndürülemedi.Kütüphaneler, medeniyetin sessiz ama dirençli tanıkları. Yıkılır, yeniden doğar ve her çağda insanın hikâyesini, gelecek nesillere taşır.
İnsanlık, yazının icadıyla birlikte belleğini ilk önce kil tabletlere sonra papirüslere, parşömenlere emanet etti. Dünya’nın ilk kütüphanesi Mezopotamya’da bulunan Ninova Antik Kenti’ndeki Asurbanipal Kütüphanesi, 30.000’i aşkın tabletiyle ilk sistematik arşivdi. Bu kütüphane, sözlü bilgiyi yazılı bilgiye dönüştürmeyi ve bugün bile okunabilecek şekilde belgelemeyi başardı. Maalesef ki, 2010’lu yıllarda barbar DAEŞ terör örgütünün tahribatı ve bilgi düşmanlığı yüzünden, eserlerin büyük bir kısmı çeşitli ülkelere gönderildi.
Tarih boyunca, çeşitli kütüphaneler kuruldu. Bu kütüphaneler, bilim insanlarının, dâhilerin, yazarların kalıcılaşmasını sağladı. Tabii, o dönemlerde kütüphaneler hor görülüyordu. 13. yüzyılın hükümdarlarından Cengiz Han,yoluna gelen şehirleri yıkarken kütüphaneleri de ezip geçti. Buhara, Semerkant ve Merv gibi bilim merkezlerindeki el yazmaları yakıldı. İbn-i Sina’nın tıp metinleri, Fars şiirleri ve tarih kayıtları yok oldu. Kimi tarihçiler bu yıkımı“Korku salmak ve kültürel hafızayı silmek için bilinçli bir taktik.” diye yorumladı. İnsanlık tarihi boyunca, birçok kütüphane tahribata uğradı. Yinede, kütüphanecilik son bulmadı, bulmamalı.
Kütüphaneciliğin, halk içinde yaygınlaşması içinse 15. yüzyıla gitmek gerekli. Matbaanın, icadından uzun yıllar sonra Avrupa’da yaygınlaşması 15. yüzyılı buldu. Avrupa’ya matbaanın gelmesi, bilgiyi demokratikleştirdi. Bilgiye erişimde sınıf farkını kaldırarak, halkın bilinçlenmesini sağladı. Sonrasında özellikle Avrupa’da, birçok aydınlanma olayları gerçekleşti. Artık kitaplar, birkaç burjuvanın statü göstergesi olmaktan çıkıp halkınbilinçlenmesini sağlıyordu.
İlk örnekleri Rönesans’ın doğum yeri olarak adlandırılan, İtalya’nın Floransa kentindeki Medici Kütüphanesi gibi mekânlar, halka kapısını açtı. Zamanla, birçok fikir önderi tarafından finanse edilen hatta dişle, tırnakla kazına kazına kurulan binlerce halk kütüphanesi, okuryazarlığı bir lüks olmaktan çıkardı. II. Dünya Savaşı’nda bile kitaplar, Faşist nazi yönetiminin bombalarından gizlenerek korundu çünkü insanlar, kurtuluşu Tanrı, bey, patron, ağa, sultanda değil; kendi elleriyle yazdıkları kitaplarda arıyordu.
Bugünse kütüphaneler, dijital ve fiziksel bilginin iç içe geçtiği mekânlara dönüştü. Geçmişin mirasını, geleceğe arşivlemenin yeni bir yolu; her ne kadar benim hoşuma gitmesede birçok kişi tarafından kullanılıyor. Artık İskenderiye’nin kayıp eserlerini sanal gerçeklikle gezebiliyor, birçok ücretsiz e-kitaba ulaşabiliyoruz. Erişilebilir olmak uğruna, fiziksel baskılardan uzaklaşılması üzücü. Ülkemizde ve dünyada, fiziksel baskılar hala ezici bir üstünlüğe sahip olmasına rağmen; ekonomik buhranlardan ötürü sanal kitaplara yönelim oldukça hızlı bir şekilde gerçekleşebilir.
Belki de gelecekte kitaplar tamamen sanal olacak. Belki, fiziksel basım kitaplar tekrardan ‘halk için erişilemez’ hale gelecek. Yinede yazının icadından bu yana oluşan bir gerçek değişmeyecek: İnsan, hikâyesini anlatacak birine ihtiyaç duyar. Bu ihtiyacı da kitaplar giderecek. Tıpkı Ninova’daki kil tabletleri yazanların ya da bugün internette kitaplar yazanlarınyaptığı gibi…